Anasayfa
Haberler
İlçe Merkezi
Coğrafyası
Tarihi
Dil Özellikleri
Giyim
Trabzon
Sosyal Hayat
Yemekler
Şehitlerimiz
Mimari
Unutulmayanlar
Yararlı Bilgiler
Halk Oyunları
Yerel İnanışlar
Teşekkür
Linkler
Kontakt


AKHISAR - AGASAR

"AĞASAR" Şalpazarı halkı için kullanılan bir terimdir. Rivayetlere göre, Çepni Türk'lerinin genç Ağası yörenin en güzel kızı ile birbirlerine sevdalanırlar. Muhteşem bir düğünle evlenirler. Ağayı çok seven gelin, ayağa sık sık "Ağa sar, Ağa beni sar, sarıl" şeklinde maniler söyler. Böylece "AĞASAR" yörenin adı olarak anılır.

Başka bir rivayete göre de yörede yaşayan Ağanın ayağının aksaması nedeniyle "Ağa aksak, Ağa aksar" kelimeleri zamanla "Ağasar" olarak telaffuz edilir ve Ağasar yörenin adı olarak kalır.

Diğer bir rivayet ise, kırk civarında aile yöreden göçerken onlara Beşikdüzü, Takazlı mevkiinde kaç kişi oldukları sorulur. Onlar da "Ağa say" derler. Bu ifade zamanla Ağasar'a dönüşmüş ve yer adı olarak kalmıştır.

Esasen, Ağasar sözcüğünün Akhisar sözcüğünün değiştirilmiş şekli olduğu da söylenebilir.

Doğu Karadeniz'in sahil boyundaki kalelerde Rumlar, diğer azınlıklar oturuyor, dağlık ve meyilli arazilerde ise Çepni Türkleri yaşıyordu. Öyle anlaşılıyor ki Fatih Rum Pontus Krallığının topraklarına girince daha önceden uç bölgelere yerleşen Çep-ni'ler, Fatihe yardımcı oldular. Fatih'in bu başarısında pay sahibi olduklarından Osmanlı Devleti diğer boylardan farklı olarak Çepni'lere zeamet, dirlik, tımar vererek onları hizmetine aldı. Bu bölgelerde sipahi ve sipahi zadeler oldular. Birçok Çepni müsellem, mülazım oldular. Yani Çepni'lerin az bir kısmı vergi veriyordu. Onu da kendinden olan Alay Beylerine, Subaşılarına, Ayanlarına ödüyorlardı.

1486 Tarihli tahrir defterininÇepni'lere ait bölümü incelendiğinde, bu seçkin Oğuz Boyunun Doğu Karadeniz Bölgesinin Türkleşmesinde ne kadar önemli bir yere sahip olduğu çok daha İyi anlaşılacaktır.Çepni Türk'leri yoğun bir şekilde Trabzon sancağının batı kesiminde, yani Şalpazarı, Görele, Giresun, Kürtün arasındaki bölgelerde yaşamakta idi. Sahip oldukları bu yerleri ellerinde tutarak burada "Vilayeî-i Çepni" adı ile idari bir bölge kurmuşlardır. (Tapu def. S. 759-765) Trabzon Tarihi Halil Ethem-Trabzon'da Osmanlı Kitabeleri)

Çepni Türk'leri, Osmanlılar gelmeden buraları yurt edinmişlerdi. Kürtün yolu ile Harşıt vadisi boyunca hareket ederek Görele'ye kadar inmişlerdi. Çepni'ler ve diğer Türk Boylan Yurt edindiği topraklara boy adlarını ve Türkçe adlar vererek sanki bu topraklara Türklüğün adını kazıdılar. Yüzyıllardır bu bölgeler bu isimlerle anılmaktadır.

Çepniler 15. yy'ın ortalarında tamamen yerleşik hayata geçmiştir.Türk Köyleri arasında hiçbir Hristiyan Köyü yoktur. Hristiyan ve diğer azınlıklar sahildeki kalelerde oturuyorlardı. Iskan defterinde kalelerin dışında mahalle ve köyleri olduğuna dair hiçbir delil ve ize rastlanmıyor.Esasen yapılan sayımlarla Hristiyanlar'ın kaledeki nüfusları bilinmektedir.

Çepniler Orta Asya'dan beri darı ekmeğini biliyorlardı. (Tariğ-Tariğ Lağ) tarla adı, bu tariğden gel
mektedir. (Aynı eser) o zamanlar buğday, arpa ve diğer tahıllar ekilmiyordu. Yiyeceklerin başında hayvansal ürünler, av ürünleri, ceviz ve bol miktarda bal gelmektedir.

Çepni Köyleri arasında Bekir,Osman, Ömer adlarına sık sık rastlanır. Bilindiği üzere aleviler arasında bu isimler asla kullanılmaz. Hemen, hemen her Çepni Köyünde bu isimler sıkça kullanıldığı gibi bazende Ömer oğlu Osman, Osman oğlu Bekir şeklinde baba ve oğul ikisi bir arada kullanıldığı görülür. (1515) tarihli tahrir defterine göre. Türkmenler Horasan'dan batı istikametinden gelirken onlarla birlikte pekçok din adamı, filozof ve birçok tarikat mensupları Anadolu'da Baba Abdal denen dervişle Babailik tarikatını kurdular ve yaydılar. Ayrıca Ahi EVREN'in mezarı da Boztepe'dedir.

6- Trabzon Pontus Krallığı'nın saray tarihçisi verdiği bilgilerde, Çepni'lerin kışlakları yukarı Harşıt vadisinde idi demektedir.

7-16. yy'da yaşamış, Trabzonlu ve coğrafyacı Mehmet AŞIKİ, bölgenin garbında ve cenubunda (batısında ve güneyinde) Çepni Türk'lerinin yaşadığını bundan dolayı buradaki dağlara (Cibali Çepni) Çepni Dağları dendiğini anlatıyor. (Mahmut Go-loğlu. Trabzon tarihi)Vilayeti Çepni dahilindeki bü
tün dirlikler, birkaç istisna ile hepsi" Çepni Voyvodolar'ının (Beylerinin) ya da bunların oğullarının elinde bulunuyorlardı.

Meşhur Bedreme Kalesi Fatihi
Ahmet Beyin, Kürtün yöresi hakimi Mir-i Çepni olduğu kaydediliyor.Bedreme Kalesi'nde (1515 tarihli salnameye göre) hiç gayrimüslim yoktur. Orada hisar erleri, top, tüfek ve mühimmat bulunuyordu.Aynı tarihli salnameye göre sahildeki kalelerde yaşayan Rum ve Ermeni'lerin sayımları yapılmış, Türk nüfusunun 1/7 de biri kadar olduğu görülmüştür.Osmanlı İmparatorluğunun yükselme devrinde yurdun her tarafında olduğu gibi bölgemizde de oldukça sakin ve rahat bir hayat sürülüyordu.Çepni'ler imtiyazlı vergilerden muaf yaşıyorlardı. Çepni'ler bağ ve bahçelerde çalışıyor, ürün çeşitleri ve miktarları artıyordu.

Görele tarihini yazan Mustafa ARSLAN, Bölgemize yerleşen Çepni Türklerinin son derece Milliyetçi ve yurtsever olduklarını yazar, inançları ve vatan aşkı dışında her türlü ihtirastan uzak olduklarını Görele Tarihinde anlatmıştır. Çepni Türkleri hayat tarzını tam bir serbestlik üzerine kurmuşlardır. Yönetilmekten hoşlanmazlar, başlarındaki idareciler ve din adamlarına önem verirlerdi, işte bu vasıflardan dolayı bozulan devlet düzeninin yerine kendileri derhal düzen kurmaya, derebeylikler kurmaya başladılar. Zaten Osmanlı Devletinin başta verdiği imtiyazlar kaldırılmış, Reâva (her türlü vergiyi veren devletin yükünü çeken köylü) sınıfına dahil edilmişlerdi.

Prof. Dr. Faruk SÜMER Tirebolu tarihli eserinde şöyle diyor: "Trabzon'un doğusunda Sürmene, Of, Rize yöreleri ile Batum'a kadar uzanan yerlerde Türkçe konuşanlar Tirebolu ile Görele ve Vakıfkebir yörelerindeki Türklerin ve yakın akrabaları ve onların evladıdır" demektedir.

Görüldüğü gibi bölgemizde kuvvetli birçok derebeyi, diğer adı ile "âyân"lık idaresi teşekkül etmişti. Bunun devletimiz için vahameti hakkında bir fikir verir. Şunu da belirtmeliyiz ki Ayanlar devlete, yani devletin otoritesine, kanunlara uymayan asi güçler olup, istedikleri an etrafına 1.000-2.000 asker toplayacak dirayette idiler.

Çepni'ler konakladıkları köylerine eski dönemlerde "kışlak" derlerdi. Baharda mezralara çıkılır, otların olgunlaşması beklenir, sonra yaylalara sürüler ve sığırlarla çıkılırdı. Sonbaharda yine güzlek dedikleri mezralara inerler, kış gelirken de köylerine inerlerdi. Bu küçük tur, Çepni Türlerinin göçebe özlemini giderdiği gibi, sonra da yaşam biçimine dönüştü. Hâlâ yukarıdaki anlatılan şekle yaklaşık yaylacılığımız sürmektedir.

Halkımız ince keten bezi ile şal, şayak dokur. Şimşirden kaşık, kepçe yaparlardı. Ağaçtan yontma tahtalar yaparlardı. Sayvan evlerde dururlardı. Görele tarihini yazan Mustafa ARSLAN Çepniler için "Keçe tepeler, yün örterlerdi, kar, buz tutmaz keçe ve çadırlarda otururlardı, buldukları zaman çok yerler, bulamadıklarında azla yetinirlerdi, ekmeği çok az yerlerdi. Başlıca yiyecekleri hayvansal gıdaların her çeşidi et, süt, yoğurt, çökelekti. Yoğurt ve çökelekten yapılan çorbayı (dar-hana) sofralarından eksik etmezlerdi. Bal şerbeti ve ayran en makbul içecekleri idi" demektedir.yy'ın sonlarına doğru giyeceklerimiz keten yerine acem basması, çarık yerine çapıla ve fener yerine kandil yaşamımıza girmeye başlamıştır.yy başlarında içte malum isyanlar, hudutlarda uzun süren savaşlar her alanda gerilim artıyor,Türk Milleti olarak alışık olmadığımız şeyler kaybediyorduk. Ruslar Doğu Anadolu'da kazandıkları başarılardan cesaret alarak Batum tarafından yurdumuzu istilaya başladılar. Rus ordusu silâh ve teçhizat bakımından çok üstündü. Rus birlikleri 8 Mart 1919 tarihinde Rize'yi, 18 Nisan 1916'da da Trabzon'u aldılar.

Ruslarla çok çetin çatışmalar olmuştur. Düşman gelene kadar evini, barkını, doğup büyüdüğü yerini, yurdunu terk ederek, iffetini kurtarmak için batı istikametine giden vatandaşlara "Muhacir" denirdi.

Muhacerat sırasında Ruslar önce deniz trafiğini durdurmuşlardı.

Denizlerde Osmanlı motor ve gemileri yolcu ve yük taşıyamıyordu. O zamanlar deniz kenarından giden sahil yolu da bir patikadan ibaretti. Zaten dar olan bu yolu yük taşıyan kervanlar, askeri malzeme taşıyan mekareler doldurduğundan muhacir olarak batıya gidenler pek yol alamı-yorlardı. Çünkü bu yolculuk esnasında muhaciler eşyasını, sığırını hatta varsa koyun sürülerini dahi götürüyorlardı.

Mevsim kıştı her zaman olduğu gibi hazırlıksız yakalanmışlardı. Bilgisizlik, fakirlik, yer yer baş gösteren kolera, tifo, sıtma, verem gibi bulaşıcı hastalıklar insanlarımızı kırıp geçiriyordu, işte bu yüzden batı istikametine yapılan bu yolculuğa ölüm yolculuğu demek daha doğru olur.

Muzaffer LERMİOĞLU, Akçaabat adlı eserinde çocuğunu Harşıt'ın azgın sularına atan analardan, atmak için hazırlanıp sonra vazgeçerek yavrusuna sarılıp ağlayarak yoluna devam eden analardan bahseder. Rus gambotlarının alev kusan bombardımanı altında yapılan yolculuklar, bomba yola düştüğünde acı feryatlar, göklere savrulan insan bedenleri ağaçların dallarında sallanan kopmuş kol ve bacaklardan bahseder.

Devlet adamı ve tarihçi Mahmut KOLOGLU yol boyunca terk edilen sahipsiz çocukların, düşman süvari-erinin atlarının ayakları altında can vermelerinden bahseder.

Şalpazarfnda muhacirliğe katılma oranı oldukça düşüktür; çünkü fakir olan yöre halkımız uzun yolculuklara gidecek ne aracı, ne de ekonomik gücü vardı. Ayrıca canı gibi sevdiği yerinden, yurdundan da kolay kolay kopmadılar. Sonuçta % 70'e yakını işgal altındaki yurtlarında kaldılar.




OGUZLAR / Rus isgali

sitemap