Anasayfa
Haberler
İlçe Merkezi
Coğrafyası
Tarihi
Dil Özellikleri
Giyim
Trabzon
Sosyal Hayat
Yemekler
Şehitlerimiz
Mimari
Unutulmayanlar
Yararlı Bilgiler
Halk Oyunları
Yerel İnanışlar
Teşekkür
Linkler
Kontakt


Rus isgali

Rus işgali altındaki halkımız çok sıkıntılı ve acılı günler yaşadı. Sığırı, koyunu nesi varsa Rus askerlerince talan ediliyor, gözleri önünde yeniyordu. Savaşmak için erkeklerimiz ya cepheye gitmiş ya da çete olarak dağa çıkmıştı. Evdeki bütün yük kadınların omuzundaydı. Yemeye, içmeye birşey yoktu. Sahillerimizde tuz olmadığı için deniz suyundan yemek yapmak, güdüneden, tındık kabuğundan ekmek, külden helle yapmak o günlerin icadıdır.

Trabzon ve çevresinden muhacir giden kadınlara Ordu ve Samsun yörelerinde muhacir kadınları deniyordu. Yaklaşık iki yıl süren muhacirlik esnasında çocuklarına hem analık, hem de babalık yapmak için insanüstü mücadele vermişlerdir.

Görele tarihini yazan, araştırmacı Mustafa AR S LAN Bey, şöyle anlatıyor: Ruslar, Batum'dan başlayarak yurdumuzu işgal edip gelirken yöremizin ileri gelenleri kendi aralarında toplanıyorlar. Ne yapmaları gerektiğine karar verecekler. Üç görüş öne çıkıyor:Muhacir olup, yeri yurdu terkedip gitmek.

Bir yere gitmemek. Evinde barkında kalarak, başına gelecekleri tevekkülle beklemek.

Bir yere gitmemek; fakat işgalci düşmana buraları mezar etmek. Dünyayı onlara zindan etmek.Ölünecekse vuruşarak ölmek. Şehit olmak...Mustata ARSLAN 3. görüşün kabul edildiğini, zaten kış mevsiminde kimsenin yollara düşmeye ne cesareti ne de parası vardı. Ayrıca doğup büyüdüğü yerinden, yurdundan ayrılmak istemiyorlardı, demektedir. Öyle ise çete olarak dağlara, ormanlara çıkılacak, düşman sürü, çetede-kilerde kurt olacaklardı. Bu tavır iki
yıl boyunca, yani düşman gidene kadar eksiksiz uygulandı, işgal süresince Ruslar her araziye çıktıklarında zayiat verdiler. Birer ikişer yok oluyor, kartopu gibi eriyorlardı. Bilinenin aksine Ruslar işgal sırasında çok yıpranmışlardır. Bunu Rus kaynakları dahil, bütün belgeler doğrulamaktadır. Canlarını hiçe sayarak bu başarıyı gösteren Şalpazarlı vatan evlatlarını şükranla, rahmetle ve saygıyla anıyoruz. Ruhları şad olsun.

17 Ekim 1917 tarihinde başlayan Bolşevik ihtilaline kadar Rus işgali sürdü. 18 Aralık 1917 tarihinde Ruslarla Erzincan antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre Ruslar işgal ettikleri Türk topraklarını ter-kedeceklerdi, ayrıca 93 harbi denen 1877-1878 OSMANLI-Rus harbinde ele geçirdikleri; Kars, Ardahan ve Artvin'i geri vereceklerdi. Bu antlaşma gereğince cephe boyunca çekilme harekatı başladı. Lâv edilen Rus Kafkas ordusunun yerini hemen Ermeni taburları alıyordu. Yöre halkına akla, hayale gelmedik zulüm, işkence ve toplu katliamlar yapıyorlardı. Türk'leri kitle halinde imha etmeye başladığı bir sırada Vehip Paşa komutasındaki 3. ordu Bitlis'ten hareket ederek altı koldan bölgemiz istikametinde süratle ilerlemeye başladı. Harşıt cephesindeki birliklerimizde Hamdi BEY (Trabzonlu albay) komutasında Trabzon istikametine doğru harekete geçti. Artık şehir, kasaba ve köylerimiz düşmandan bir bir kurtarılıyordu.

Çete diye adlandırılan (Milis Kuvvetleri) iki yıl boyunca tecrübelerine tecrübe katmış, hele teşkilatçı bir subay olan ve sivil olarak yöremiz Çepni Türk'lerini örgütlemekle görevli "KAHRAMAN BEY'le birlikte çok üstün vasıfları olan vurucu bir güce ulaşmışlardı. Biliyorlardı ki düşman gider ayak şehir ve kasabaları ateşe verecek, yağmalayacak, yakıp-yıkacaktı. Düşmana bu fırsatı vermemek için derhal harekete geçtiler. Bu çeteler Tirebolu'dan başlayarak çoğalıyor neredeyse askeri birlik haline geliyordu.

Akçaabat tarihini yazan merhum Muzaffer LERMlOĞLU'nun kitabında "AĞASARla ilgili şunlar bulunmaktadır.

"Vakfıkebir, Görele, Tirebolu milis müfrezeleri sivil elbiseleri, zatı silâhlarıyla, başı bozuk bir kuvvet halinde cepheye ulaşmak üzere kasabamıza geldiler. 45-50 yaş arası
olan ihtiyarlardan müteşekkil bu milis müfrezesi içinde müteaddit harplerde varlık göstermiş, askerlik sanatını tam bellemiş, değer ifade eden yiğitler vardı.(Akça. Tar.S.225).

Rus erleri çetin arazi şartlarımıza, dağlarımıza hiç alışamıyordu.Kasabalarda sattıkları cakayı dağlarımızda gösteremiyordu. Uçurumdan, dik yamaçlardan, cehennemden kaçar gibi kaçıyorlardı. Bunları bu dağlarda en fazla ürküten, titreten ayaklarında çarık, sırtlarında elbise kalmayan bir avuç er, beş on Türk Çetesiydi. Bu çarıklıların herbiri Rus bölüğüne denkti. (Akça.Tar. S. 328).

Şunu da katiyetle söyleyebilirim ki, Rus ordusunda bulunan Tatar'larla diğer Türk ırkından olan askerler ve Kafkasyalı islamların müdahalesi olmasaydı, avdetimizde bu topraklar üstünde sağ kalmış bir tek Türk'ü görmek nasip olmayacaktı.(Akça. Tar. S.329).

Rum ve Ermenilerden dağlara çıkan haydutlar askeri elbisesi ve silâhları ile dolaşarak kendilerine Rus eri süsü veriyorlar. Türk köylüsünün elinde ne varsa; hayvan, yiyecek, giyecek alıyor, evlerini yağmalıyorlardı. Yine köy ve kasabalarına düşen yabancı Türk'leri de Türk halkındanmış gibi görünerek evlerinde misafir ediyor, gece onları tuzağa düşürerek yok ediyorlardı. Ba-kü Cemiyeti'nin ve Türk aslından olan Rus askerlerinin Türk'leri korumalarına rağmen birçok Türk'ü böyle kurban ettiler. (Akça. Tar. S.329).

Ordu emriyle bu bölgede Türk'lerden çete teşkili için vazife alan KAHRAMAN Bey, cesur ve teşkilatçı bir subayımızdı. Günden güne ve süratli bir şekilde teşkilatını genişletiyor, topraklara gömülü si
lâhları çıkartıyordu.Vakfıkebir'in Ağasar Bucağı halkı da derme çatma silahlarla silâhlı bir grup kasaba civarına kadar sokulma fırsatını bulmuştu. Rusları bir an evvel topraklarımızdan çıkar
mak, Rum ve Ermenilerin katliamını önlemek için Milisleriyle faaliyete geçen Yüz.
KAHRAMAN Bey çeteleriyle Rus kuvvetleri arasında yer yer çatışmalar oluyordu. Ruslar pusuya
düşürülerek imha ediliyordu.Rum'larsa çareyi kaçmakta bulmuşlardı. Bir kısmı Rus gemileriyle, bir
kısmı da ikiye bölünmüş çoğunluğu sahilden Trabzon'a doğru, diğer bir kısmı da dereler boyunca kaçıyordu. (Akça. Tar. S.330).

14 Şubat hicri 1334, günlerden Perşembe, yangın alevleriyle bu şirin kasaba yanıp kül olmak, yeryüzünden silinmek tehlikesi arz ediyorken (Ağasar Çeteleri sırtlarda göründü. Kasabaya girmek teşebbüsünde bulundular. Tahliyeyi selametle temin için tertibat alan Rus askerleri üzerine ateş açtılar. BirkaçRus neferini de öldürmeye muvaffak olmuşlarsa da Kireçhane'ye yerleştirilen dört bataryadan Rus topçusu Ağasar Milislerinin üzerine ve giriş yollarına keşif bir ateş açtılar.Kasabada alevler ve dumanları sütunlar halinde göklere yükselirken Rus topçusunun yağdırdığı mermilerde civar sırtlarını ölüm ateşi ile dövüyor, yalıyordu. Bu gözü pek çeteler bugün ilçeye girmeye muvaffak olamadılar. Fakat Rus'ların ve bunlara katılan Rum ve Ermenilerin maneviyatında ciddi bir panik yarattılar. Buradan ancak kaçan kurtula-bildi. (Akça. Tar. S. 330).

Rusya'da kızıl ihtilal çıkmış, Rus çarı ve hanedanı paramparça edilmişti. Bolşeviklik müteakibinde mütareke ilân edilmişti. Rus erleri sevinç içinde geceli- gündüzlü silâhını havaya boşaltarak şenlik yapıyordu. Kafkas ordusu lav edilmişti. Erler Rus subaylarının üniformalarını söküp atıyorlardı. Askeri birliklerde disiplinden eser kalmamıştı. Ordudaki Türk kanı taşıyan erler, Rus ordu-sundaki hizmetlerini terk ederek, tahliyenin son günlerine kadar Türk'leri muhafaza için gerekli tedbirleri almada kusur etmemişlerdi. Artık Rus'lar gidiyordu. Bu kurtuluş bütün yurtta sevinçle karşılandı.

Muhacir olarak gidenler artık yavaş, yavaş geri dönüyorlardı. Ne acıdır ki geri dönenler gidenlerin yarısı bile değildi. Geri dönenler yaralı, ya da hasta, bakıma muhtaç kimselerdi. Evleri barkları yıkılmış, her taraf harap, cepheye giden erler dönmemişti. Bütün yük yine çilekeş Türk kadınına düşüyordu. Bütün bu yaraları saralım, derken padişahın Mondros Mütarekesini imzaladığı duyuldu. Yurtsever aydınlar adeta yıkılmıştı. Bu mütareke aslında Türk'ün silahını elinden almak, elini kolunu bağlamak demekti. Türk'ün silahı elinden alınınca da Rum ve Ermeniler hemen faaliyete geçtiler. Bu taraftan Yunan ve büyük devletler nezdinde faaliyetlerini yürütüyor, heyetler gönderiyor. Diplomatik faaliyetlerini sürdürüyordu. Trabzon Metropoliti merkezi Trabzon'da olan bir Rum Pontus Devleti kurmak için faaliyete geçti. Hatta 1918'de Ba-tum'da bir Rum Devleti kuruldu. Sonradan bunun hayali olduğu bizzat Rumlar tarafından kabul edildi. (Kurtuluş sav. ile ilgili gizli bel. T.C. Cemal Köprülü ANKARA Ttk. -1971 S.57)

Batının emperyalist devletleri kendi aralarında toplanıp; Sevr muahedesiyle yurdumuzu kendi aralarında taksim ettiler. Vatanımızda vatansız kalmıştık. Bölgemiz Rumların bütün diplomasisine, bütün girişimlerine rağmen Sevr'de Ermenilere verilmek istenmiştir. Bu olaya Rum'lar çok üzüldü, hayalkırıklığına uğradılar. Bu durum karşısında Türk'ler hiçbir şey yapmadı. Çünkü bu oyunlar gerçekleşmesi mümkün olmayan oyunlardı.

Topal Osman Ağa ve Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan Bey, bizim yöremizde Kahraman Bey ve Milis Kuvvetlerimiz bu haddini bilmezlere gerekli derslerini verdiler. Sevri ise kahraman Türk ordusu süngüsünün ucu ile çöpeattırmıştır.

O günlerde Ulu Önderimiz Amasya'dan halkına şöyle sesleniyordu: "Vatan tehlikededir. Vatanı yine sizin azim ve kararlılığınız kurtaracaktır." Üstün gayretlerle TBMM kuruldu. Meclisimiz komuta merkezi oldu. işgal dışındaki yerlere kısa sürede hakim olundu, işgalci Yunan'a gelince inönü, Sakarya ve Büyük Taarruz... arkasından 9 Eylül 1922 hayalci Yunan "Megalo-idea"sıyla (Pan-Helenizm) birlikte Adalar (Ege) Denizi'ne gömüldü.

Büyük işler başarmış o büyük meclis, genç, dinç ve dinamik Türkiye Cumhuriyetini kurdu.

Atatürk'ün en büyük eserim dediği bu Türkiye Cumhuriyeti edebiyen hür ve bağımsız olarak yaşayacaktı.



AKHISAR - AGASAR / ALINTI YAPILAN KAYNAKLAR

sitemap